“Obez insanlar biraz daha iradeli olmalı yeter.” “Bu tamamen kişisel sorumluluk.” “Sorun basit: Az ye, kilo ver.” BBC’nin sağlık muhabiri Nick Triggle’ın geçen yıl kilo verme enjeksiyonları üzerine yaptığı bir haberin altına gelen yaklaşık iki bin yorumun önemli bir kısmı bu düşünceleri yansıtıyordu. Obezitenin yalnızca irade gücüyle ilgili olduğu fikri, hem kamuoyunda hem de bazı sağlık profesyonelleri arasında hala güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyor.
Ancak The Lancet dergisinde yayınlanan ve Birleşik Krallık, ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kapsayan bir araştırma, toplumun yüzde 80’inin obezitenin tamamen yaşam tarzı seçimleriyle önlenebileceğine inandığını gösteriyor. Bilimsel veriler ise bunun gerçeğin sadece küçük bir parçası olduğunu belirtiyor.
‘Sorun irade değil, eşitsiz bir başlangıç noktası’
20 yılı aşkın süredir obezite hastalarıyla çalışan diyetisyen Bini Suresh’e göre, “irade” ve “özdenetim” kavramları bu karmaşık durumu açıklamak için yetersiz kalıyor. Son derece motive, bilgili ve sürekli çaba gösteren birçok hastanın hala kilo vermekte zorlandığını vurguluyor. Suresh, beklentinin yalnızca iradeye bağlanmasının hem gerçekçi olmadığını hem de adaletsiz olduğunu belirtiyor.
WeightWatchers’ın tıbbi direktörü Dr. Kim Boyd da benzer bir görüşü savunuyor. “On yıllardır insanlara ‘az ye, çok hareket et’ deniyor. Ancak obezite bundan çok daha karmaşık” diyerek sorunun biyolojik boyutuna dikkat çekiyor.
Biyolojinin rolü
Cambridge Üniversitesi’nde Genetik Obezite Çalışmaları’nı yürüten endokrinolog Prof. Sadaf Farooqi, kilo alımında genlerin belirleyici bir rol oynadığını ifade ediyor. Bazı genler, beynin açlık ve tokluk sinyallerini düzenleyen yolları etkiliyor. Bu genlerdeki farklılıklar, kişilerin daha çabuk acıkmasına ve yemekten sonra daha geç doygunluk hissetmesine neden olabiliyor.
Bilinen en önemli genlerden biri MC4R. Bu gendeki mutasyonlar, aşırı yeme eğilimini artırıyor ve dünya nüfusunun yaklaşık beşte birinde bulunuyor. Farooqi’ye göre, sadece açlık sinyallerini değil, metabolizma hızını da etkileyen binlerce gen bulunuyor ve bilim insanları şu ana kadar bunların sadece küçük bir kısmını detaylı olarak inceleyebildi.
Bu durum, aynı miktarda yemek yiyen iki kişiden birinin neden daha kolay kilo aldığını, diğerinin ise aynı çabayla kilo verebildiğini açıklıyor.
“Vücut bir termostat gibi çalışır”
Bariatrik cerrah ve “Why We Eat Too Much” kitabının yazarı Andrew Jenkinson, kilo vermeyi zorlaştıran bir diğer mekanizmaya dikkat çekiyor: “ayar noktası” teorisi. Bu teoriye göre, herkesin beyninde “normal” olarak kabul ettiği bir kilo aralığı bulunuyor ve vücut bu aralığı korumak için adeta bir termostat gibi çalışıyor.
Kilo bu aralığın altına düştüğünde, vücut bunu açlık olarak algılıyor, iştah artıyor ve metabolizma yavaşlıyor. Jenkinson, bu mekanizmanın yo-yo diyetlerin yaygınlığının nedenini de açıkladığını belirtiyor. Beynin “olması gereken” kilonun altına inildiğinde verdiği açlık sinyalleri, susuzluk kadar güçlü olabiliyor.
Bu süreçte leptin hormonu önemli bir rol oynuyor. Yağ hücrelerinden salgılanan leptin, beynin enerji depolarını algılamasını sağlıyor. Ancak modern beslenme alışkanlıklarındaki yüksek insülin seviyeleri bu sinyali bozabiliyor ve beyin vücuttaki yağ miktarını doğru bir şekilde “okuyamaz” hale geliyor.
İyi haber şu ki: Ayar noktası değişmez değil. Uzun vadeli ve sürdürülebilir yaşam tarzı değişiklikleriyle zaman içinde yeniden ayarlanabiliyor. Ancak bu, kısa vadeli irade gösterileriyle değil, yavaş ve istikrarlı dönüşümlerle mümkün.
Birleşik Krallık’ta ‘obeziteyi teşvik eden’ çevre
Genetik faktörler tek başına obezite artışını açıklayamıyor. Çünkü genlerimiz son on yıllarda değişmedi. Buna rağmen Birleşik Krallık’ta yetişkinlerin yüzde 60’ından fazlası fazla kilolu veya obez. Sağlık Vakfı’nın 2025 analizine göre obezite oranı yaklaşık yüzde 28.
Uzmanlar bu durumu “obeziteyi teşvik eden çevre” olarak tanımlıyor. Ucuz ve yüksek kalorili, ultra işlenmiş gıdalar, agresif reklamlar, büyüyen porsiyonlar, hareketsiz yaşam tarzı ve zaman baskısı bu çevrenin temel unsurları.
Hükümet, bu tabloya karşılık olarak sağlıksız gıdaların televizyonda saat 21.00’den önce ve çevrimiçi platformlarda tamamen yasaklanmasını içeren reklam düzenlemelerini yürürlüğe koydu. Ancak kamu sağlığı uzmanlarına göre bu adım tek başına yeterli değil. The Food Foundation’ın raporu, sağlıklı gıdaların kalori başına sağlıksız olanlara göre iki kat daha pahalı olduğunu gösteriyor.
‘İrade tartışması’ devam ediyor
Newcastle ve Gateshead’de halk sağlığı direktörü olan Alice Wiseman, insanların işe veya okula giderken onlarca fast-food restoranının önünden geçtiğini hatırlatıyor. Wiseman’a göre görünürlük ve erişilebilirlik, tüketimi doğrudan etkiliyor.
Ancak herkes aynı fikirde değil. Sağ görüşlü düşünce kuruluşları, devletin bu alanda daha fazla düzenleme yapmasına karşı çıkıyor. “İnsanları yasa çıkararak zayıflatamazsınız” diyenler, obezitenin nihayetinde bireysel bir sorun olduğunu savunuyor.
Prof. Keith Frayn ise iki taraf arasında daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor. Çevrenin değiştiğini kabul ederken, iradenin tamamen göz ardı edilmesinin insanları çaresizliğe sürükleyebileceğini düşünüyor. ABD’de on binlerce kişinin uzun vadede kilo kaybını koruduğunu gösteren Ulusal Kilo Kontrolü Kayıt Sistemi’ni örnek göstererek, bu kişilerin süreci “zor ama mümkün” olarak tanımladığını belirtiyor.
Obezite bir karakter kusuru değil; biyoloji, çevre ve psikolojinin iç içe geçtiği kronik bir durum
Uzmanların büyük çoğunluğu tek bir noktada birleşiyor: Obezite, bir karakter kusuru değil; biyoloji, çevre ve psikolojinin iç içe geçtiği kronik bir durum. İrade gücü bu tablonun sadece küçük bir parçası.
Bini Suresh’e göre asıl dönüşüm, insanlara “neden zorlandıklarını” anlatmakla başlıyor. Sorunun biyolojik kökenlerini anlayan bireylerin, suçluluk duygusundan uzaklaşıp daha gerçekçi ve sürdürülebilir çözümlere yönelmesi mümkün oluyor.
Bu da obeziteyle mücadelenin, ahlaki yargılardan çok bilimsel ve şefkatli bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.
Kaynak: Gazete Oksijen
